Sait Demir

Sait Demir


Bu Gidiş Nereye?

27 Mayıs 2020 - 22:52

Sürekli konuşarak bir şeyler anlatamadığımız gibi sürekli susarak da anlatamayız...
Bugün ucu sivri kalemimle kağıtların sırtını kaşımak istemedim. 

Güce karşı zaafımızı, kimin hangi hakla kazandığını bilmeden gücüne imrenerek bakan gözlerimizin, düçar olmuş halini yazacaktım, yazmadım.

Her kazananın haklı olmadığını, tarih boyunca insanların kazanmak adına birbirlerinin ayaklarını nasıl akıl almaz şantajlarla kaydırmaya çalıştığını yazacaktım, yazmadım.

Kayıtsız şartsız itaat eden Hasan Sabbah'ın fedailerinin bu bağlılıklarının nasıl sağlandığını, haşhaş yedirilerek sarhoş edildiğini, ardından bayıltıldığını, uyandıklarında ise kendilerini yapay bir cennettin içinde bulduklarını-ki onlar bunun yapay cennet olduğunu bilmiyor-    etraflarında birbirinden güzel genç kızların olduğunu, çevrelerini her tür meyveden ağacın sardığını, burada bir süre bulunduktan sonra tekrar aynı yöntemle bayıltılıp normal hayata döndüklerinde efendilerinin iki dudağı arasından çıkacak sözü gerçekleştirmek adına ölüm pahasına nasıl da hazır bulunduklarını, ölüm şerbetini içmek için nasıl sabırsızlandıklarını bütün bunların sonucu olarak hükümdarı Melik Şah olan Selçuklu Devleti'nin nasıl çökertildiğini yazacaktım, yazmadım.

Firavun'un ömrü boyunca maddi kazanç sağlamak adına  nasıl sınırsız hırsa sahip olduğunu, bütün bu kazançların, ömrünü yediğini, elinin kiri olduğunu anlamasının son ana kaldığını, son soluklarında "iman ettim" demesinin artık kendisine hiçbir faydasının olamayacağı hakkında yazacaktım, yazmadım.

Platon'un "Devlet" adlı kitabından bahsedip bugünkü toplumumuzun, yöneticilerimizin eleştiriye karşı aşırı kapalı tutumunu, eleştiriden nefret edişini, farklı görüşleri duymamak için kulaklarını tıkayıp nasıl kaçıştığını, bütün bunların bizi bir adım ileriye götüremediğini yazacaktım, yazmadım.

Birkaç yıl önce takkesini kafasına takmış, gün boyu televizyonda konuşurken yalandan kıpkırmızı kesilen gözlerini gören anne babalarımızın efkarlanıp sine dövüşünü sağlayan Fetö'yü yazacaktım, yazmadım.

Bütün bu sahte oluşumların peşinden adeta raydan çıkmış tren gibi sürüklenişimizin sebebinin dini bilgimizin ne kadar zayıf olduğunun göstergesi olduğunu, dine bakışımızı gözden geçirip elekten gecirmediğimiz müddetçe daha nice Fetöler göreceğimizi yazacaktım, yazmadım.

Yemenlilerin çok meşhur olan "kimse açlıktan ölmez" sözünün bütün dünyanın gözü önünde nasıl yalanladığını yazacaktım, yazmadım.

New York Times'ın yaptığı bir haberde ülkenin kuzeyinde bir sığınma kampında yaşayan yedi yaşındaki Emel Hüsey'in açlıktan ölmesi ne yazık ki Yemenlilerin meşhur sözünü yalanlamış oldu. Demeki ki açlıktan ölünüyormuş... Emel Hüseyin'in annesi Meryem'in çok acı feryadını duydunuz mu?  Yüreği kor bir ateşle yanarken Emel'in annesi Meryem: "Kalbim parçalanıyor. Emel hep gülümserdi" diye feryat ediyor.

Gerçekten ve gerçekten insani duygularını kaybetmemiş herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekiyor "bu gidiş nereye?" Aynı gökyüzünü paylaştığımız milyonlarca insanla ne yazık ki Emel'in acısını paylaşamıyoruz.
Siz bir şeyi anlamak için o şeyi yaşamanızın gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Ölmenin nasıl bir şey olduğunu anlamak için ölmek mi gerekiyor? Yarının bugünden daha iyi olacağına olan inancımız hızla tükeniyor. Buna rağmen umut ediyoruz ve diyoruz ki umut zamanı her zamandır.
Daha birçok şey yazacaktım ama yazmadım.
Ne kadar yazarsak yazalım durumumuzu ve geldiğimiz noktayı tam anlamıyla ifade edemeyeceğimizi söylüyorum. Bunun için yazmadım. Bir sonraki yazıda Allah Kerim.

YORUMLAR

  • 0 Yorum